Türdiriltimi Etik midir? Nesli Tükenen Canlıları Hayata Döndürmeli miyiz?

admin     22-09-23     Doğa Bilimleri     Türdiriltimi Etik midir? Nesli Tükenen Canlıları Hayata Döndürmeli miyiz?     12 Defa Okundu

Türdiriltimi (İng: “De-extinction”) veya “diriltme biyolojisi”, soyu tükenmiş türlere genetik olarak benzeyen canlı organizmaların yaratılması yoluyla bu türlerin bir nevi “diriltilmesi” sürecini ifade eder. Daha ayrıntılı olarak türdiriltimi, yapay seçilim yoluyla geri ıslah (İng: “back-breeding”), klonlama ve genom düzenlemesi gibi yöntemler kullanılarak bir organizmanın nesli tükenmiş türe doğru değiştirilmesini ifade eder. Bu yazıda türdiriltiminin nasıl gerçekleştirildiğinden ziyade bu konuya yönelik etik tartışmalar ele alınmıştır.

Türdiriltimi Tanımına Felsefi Yaklaşımlar Nelerdir?

Türdiriltiminin tarihçesi fazla eskiye uzanmamaktadır. Öyle ki tarihçesi 1920’li yıllarda Nazi Almanya’sında gerçekleştirilen çalışmalara dayanır.[1] Dolayısıyla bu kavramın etik yönleri de yeni yeni tartışılmaktadır. Fakat yine de bilim insanları ve filozoflar, türdiriltiminin mümkün olup olmadığı konusunda yoğun tartışmalar yürütmüşlerdir ve yürütmeye devam etmektedirler. Bu tartışmaların temel odak noktası, bir türün canlandırılmasının veya yeniden yaratılmasının sadece zor veya olasılıksız olup olmadığı değil; daha çok bunun fiziksel veya kavramsal olarak imkânsız olup olmadığıdır.

Tüm Reklamları Kapat

Etik tartışmaları etkili bir şekilde ele alabilmemiz için öncelikle türdiriltiminin tanımını tam anlamıyla kavramamız gerekmektedir. İngilizcedeki “De-extinction” terimi sıklıkla nesli tükenmiş canlıların yeniden hayata döndürülmesi olarak anlaşılır ve bu şekilde Türkçe’ye çevrilir. Ancak bu doğru bir kavramsallaştırma değildir.

İnsan kaynaklı nesli tükenmenin en önde gelen örneği olan dodo kuşları üzerinden örnek verirsek, “Dodo kuşlarının nesli tükenmiştir.” cümlesinden iki farklı zamanda iki farklı anlam çıkarmamız gerekmektedir. İlk anlam şimdiki zaman anlamıdır: Dodo kuşlarının nesli tükenmiştir, bu nedenle şu anda Dünya üzerinde hiçbir dodo kuşu bulunmamaktadır. İkinci anlam ise geleceğe yöneliktir: Eğer dodo kuşlarının nesli tükenmişse ve şu anda dünyada hiç dodo kuşu bulunmuyorsa gelecekte de bulunmayacaktır. Bu bağlamda nesli tükenmiş canlıların geri getirilmesi gibi bir ifade kullanılamaz, çünkü bu pratikte imkânsızdır. Hiçbir türdiriltilmiş canlı, nesli tükenmiş atasıyla birebir aynı özelliklere sahip olamayacaktır. Türü diriltilen canlılar; adeta daha önce hiç var olmamış, yalnızca nesli tükenmiş canlılardan miras kalan unsurları taşıyan yeni varlıklar olacaktır.

Tüm Reklamları Kapat

Bu durumu başka bir perspektifle ele almak da mümkündür. Biyoloji filozofları arasında yaygın olarak kabul gören bir görüş, biyolojik türlerin “tarihsel varlıklar” veya bazen “bireyler” olarak adlandırılabileceğidir. Bu yaklaşıma göre bir türün tür olarak var oluşu, belirli bir başlangıcı ve sonu olan hem eşzamanlı hem de zaman içinde bütünleşmiş parçalardan oluşan bir varlığın örneğini yansıtır. Bu bakış açısına göre türler, bir organizmanın evrimsel süreç içindeki tarihsel gelişimini yansıtan ve kendine özgü özelliklere sahip varlıklar olarak görülebilir. Bu yaklaşım; türleri sadece fiziksel varlıklar olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve evrimsel süreçleri içinde anlamlandıran biyolojik yapılar olarak da değerlendirmektedir.

Bunun yanında bir türü oluşturan bireyler, türler arası çiftleşme gibi süreçlerle zayıf bir şekilde entegre olabilir ve bu durum türlerin farklılaşmasına ve zamanla yeni türlerin veya alt türlerin oluşmasına neden olabilir. Ancak bazı durumlarda bu entegrasyon süreci, türün evrimsel gelişiminin sona ermesine ve nihayetinde türün tamamen yok olmasına yol açabilir. Dolayısıyla birçok filozof, “tarihsel varlık” terimini “birey” terimine tercih etmektedir. Çünkü türlerin evrimsel süreçler içindeki başlangıçları, gelişimleri ve yok olmaları gibi tarihî değişimleri vurgulamanın türlerin bütünlüğünü ve dinamiklerini daha iyi yansıttığını düşünmektedirler.[2]

Bu durumu daha iyi anlamak için altın elementini ele alalım: Bir element ancak atom numarası 79 ise altın olarak kabul edilir. Ancak türler periyodik elementler gibi değildir. İlk olarak türlerin varlığı sınırlıdır, çünkü doğarlar ve ölürler. İkinci olarak türler coğrafi olarak sınırlanır ve belirli coğrafyalarda bulunurlar. Üçüncü olaraksa türlerin bireyleri hem anlık olarak yani belirli bir zamanda hem de zaman içinde, yani süreçler boyunca çeşitli tür içi etkileşimlere girerler.

Evrim Ağacı’ndan Mesaj

Ancak altın elementi böyle değildir, çünkü bir element yalnızca atom numarası 79 olduğu için altın olarak kabul edilir. İlkesel olarak herhangi bir yerde bulunabilir ve altının bileşenleri birbiriyle herhangi bir ilişki içinde olmak zorunda değildir. Bu bağlamda, biyolojide tür tanımı oldukça karmaşıktır. Tür tanımı, biyolojide hâlâ tam olarak çözülememiş bir sorundur ve tartışmalı bir konudur. Canlılık kavramı gibi biyolojik türlerin de kapsayıcı bir tanımı henüz yapılamamıştır. Yani, türlerin özelliklerini ve sınırlarını net bir şekilde belirlemek ve açıklamak zordur. Bu nedenle biyoloji filozofları arasında farklı görüşler ve perspektifler bulunmaktadır.[3]

İşte bu noktada “nesli tükenmiş canlıların yeniden hayata döndürülmesi” tanımı sorgulanmaktadır. Bir tür, tür içindeki bireyler arasında nesiller boyunca geçen özelliklerin kalıtımsal olarak aktarılması durumunda evrimleşme yeteneğine sahip olabilir. Ancak bir özelliğin bir türde kalıtımsal olarak var olabilmesi için, bu özelliğe sahip olan bireylerin nesiller boyunca bu özelliği aktarması ve bu aktarımın neden-sonuç ilişkisiyle gerçekleşmesi gerekmektedir. Yani, bu özellik bir nesilden diğerine geçerken belirli bir nedensel bağlantı olmalıdır.

Parçaları nedensel olarak bağlantılı olan herhangi bir varlık, tarihsel bir varlıktır. Dolayısıyla, türler tarihsel varlıklar olarak ele alınabilir. Bu bağlamda nesli tükenmiş canlıların yeniden hayata döndürülmesi, bir türün organizmalarının iki farklı zaman noktasında var olmasını gerektirir; ancak tanımsal olarak bu iki zaman arasında nedensel bir bağlantı bulunmaması da gerekmektedir. Ancak bu durum imkansızdır. Sonuç olarak, bu tanım pratikte uygulanamaz.[4]

Bu konuyu daha anlaşılır hale getirmek için, Wrangel Adası’ndaki son kuşak yünlü mamutları ve gen mühendisliğiyle oluşturulan diğer mamutları (Mamutların türdiriltim çalışmaları hali hazırda devam etmektedir ama biz başarılı olduklarını varsayalım.) ele alalım. İlk bakışta, laboratuvar ortamında üretilen sonraki neslin önceki neslin son üyeleri tarafından doğrudan bir şekilde üretilmediği için bu iki nesil arasında kalıtımsal bir bağlantı olmadığı düşünülebilir. Bu nedenle bu iki popülasyon, Mammuthus primigenius olarak isimlendirilen yünlü mamutun aynı tarihsel varlığının parçaları değildir gibi görünebilir. Ancak bu argüman geçerli değildir.

Bu noktada, in vitro fertilizasyon (tüp bebek) yoluyla doğan bir insan bebeğini düşünelim. Geleneksel üreme yöntemiyle doğmuş bir bebekle kıyaslandığında, tüp bebek yöntemiyle doğan bebekte sıradan üreme yöntemi kullanılmamıştır; kullanılan yöntem, insanlar tarafından yardımla üretilmiş bir üreme biçimidir. Ancak yine de tüp bebek yöntemi ile doğan bebek Homo sapiens türüne ait kabul edilir. Türdiriltimi bağlamında da aynı durum geçerlidir. İnsanlar tarafından desteklenen üreme yöntemi, farklı zamanlarda var olan popülasyonlar arasında bir bağlantı sağlar.

Tüm Reklamları Kapat

Türdiriltilmiş Bir Canlı Nasıl Sınıflandırılmalıdır?

Genetik mühendisliği yoluyla oluşturulacak olan yünlü mamut ve Asya fili melezi olan canlının bir “mammofant” (yünlü bir mamut ve bir fil arasındaki varsayımsal bir melez) olacağı ve gerçek bir mamut olmayacağı düşünülmektedir.[5], [6] Bu canlı tamamen yeni bir canlı olarak kabul edilip öyle mi sınıflandırılmalı yoksa türdiriltilmiş bir canlı olarak farklı bir taksona mı sahip olmalıdır? Elbette bu soru, henüz hipotetik (varsayımsal) bir canlı üzerinden sorulduğu için cevap üzerinde bir fikir birliği yoktur. Bu durumda oluşturulan canlı, melez bir varlık olarak da kabul edilebilir.

Karşıt görüş olarak, doğal dünyada melezleşme ve yatay gen transferi oldukça yaygın fenomenlerdir. Örneğin Alaska’daki boz ayı popülasyonları, kutup ayılarının mitokondrilerini taşısalar da çekirdek DNA’larının yalnızca %1’inin kutup ayısından geldiği bilinmektedir. Bununla birlikte, bu ayılar hâlâ boz ayı türüne aittirler.[7] Benzer şekilde, insanlar da Neandertaller ve Denisovalılar gibi farklı türlerle çiftleşmiş olabilir, ancak bu durum bizi Homo sapiens türünün birer üyesi olmaktan alıkoymaz.[24] Öte yandan, “mammofantlar” bazı tür tanımlamalarına göre yünlü mamut türüne de dahil edilebilirler. Nitekim bu soru canlı bir “mammofant” veya başka bir türdiriltilmiş canlı oluşturulana kadar cevaplanamayacaktır. Buradaki esas sorun aslında yazının başında da bahsettiğimiz üzere tür tanımının mükemmel olmamasıdır.

Türdiriltimi Etik midir?

Etik kısaca, insan davranışlarının doğru veya yanlışlığını inceleyen felsefi bir disiplindir. Biyoetik ise biyoloji, tıp, genetik ve diğer biyolojik alanlarda ortaya çıkan ahlaki sorunlarla ilgilenen etiğin bir alt dalıdır. Biyoetik bu alanlarda ortaya çıkan etik ve ahlaki sorunları anlamak, değerlendirmek ve çözümlemek için bizlere bir çerçeve sunar.

Türdiriltimi alanında bu konuyu tartışmamızın nedeni, bu teknolojinin biyoetik boyutlarına odaklanma ve önemli etik soruları ele almak gerekliliğidir. Türdiriltimi, nesli tükenmiş canlıların nesillerini geri getirmeyi amaçlarken buna mukabil bir dizi etik zorlukları beraberinde getirir.

Tüm Reklamları Kapat

İlk olarak, yeniden yaratılan türlerin doğal düzen ve ekosistem üzerindeki etkileri düşünülmelidir. Türlerin neslinin tükenmesi genellikle doğal bir süreç olarak kabul edilir. Ancak Bu türlerin bir nevi yeniden ortaya çıkması, doğal dengeyi nasıl etkiler?“, “Nesli döndürülen tür, ekosistemde ne tür değişikliklere neden olabilir?” ve “Halihazırda o ekosistemde yaşayan canlıya bir haksızlık yapmış olur muyuz?” gibi birçok soru sorulabilir.

İkincisi, kaynak dağıtımı ve öncelik konusudur. “Türdiriltimi projeleri milyonlarca dolar gerektirirken, bu kaynaklar mevcut türlerin korunmasına harcanabilir mi?“, “Türdiriltimine kaynak ayırmak, daha yaygın olan türlerin korunma çabalarını zayıflatabilir mi?“, “Türdiriltimi bu kadar çok maddi, manevi ve zamansal kaynağı gerçekten hak ediyor mu?” gibi sorular cevaplanmayı beklemektedir.

Üçüncü sırada, türlerin kimliği ve genetik manipülasyonunun yol açtığı etik tartışmalar gelmektedir. Sorulabilecek sorular şöyle sıralanabilir: “Yeniden yaratılan türler, orijinal türlerle ne kadar benzer olacak?“, “Genetik manipülasyon, türleri eski hallerine geri getirebilir mi yoksa yeni, genetik olarak değiştirilmiş varlıklar mı yaratacak?“, “Daha önce dünyada hiç yaşamamış yeni bir organizma yaratmak, Tanrıcılık oynamak mıdır?“.

Dördüncü olarak, sosyal ve kültürel etkiler düşünülmelidir: Yeniden yaratılan türlerin insan toplumunda ve yerel kültürlerde yaratacağı etkiler nelerdir? Bu türlerin gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu ve onların varlığının insanların düşünceleri ve değerleri üzerindeki etkisi tartışılmaktadır.

Tüm Reklamları Kapat

Agora Bilim Pazarı

TÜRKİYE ÜZERİNE

Marx’ın “Türkiye Üzerine” kitabı, bundan 164 yıl önce New York Tribune gazetesine yazdığı makalelerden oluşuyor. Dönemin Osmanlı, Rusya ve Avrupa, özellikle İngiltere ilişkileri bağlamında toplumsal yapıyı, siyasal yaklaşımları, çıkarları ve bunun üzerine şekillenen diplomasiyi irdeleyerek günümüze dek uzanan ilişki yumağını sorgulayarak ele alıyor. Devletlerarası sorunların nedenlerini oluşturan çelişkiler ortadan kalkmadığı için zamansal değişimin geride bıraktığı mekânsal sorunların aşılamayacağını çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Bir solukta okunacak bu kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılındaki sorunlarını, açmazlarını, “hasta adam” tanımlanmalarının ortaya çıkardığı ilişkileri irdeliyor ve günümüzün Türkiye devlet yapısının yaşadığı sorunlara; Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye’ye uzanan “stratejik konum” macerasının Rusya, Avrupa ve özellikle İngiltere arasındaki çelişkilerin güzergâhında nasıl boğuntuya uğradığına ışık tutuyor.

Devamını Göster

₺80.00


TÜRKİYE ÜZERİNE

Son olarak, yönetim ve kontrol mekanizmaları ele alınmalıdır. “Yeniden yaratılan türlerin popülasyonlarının kontrolü ve yönetimi nasıl sağlanacaktır?”, “Bu türlerin çevreye ve diğer türlere etkilerini kontrol etmek mümkün müdür?”, “Eğer yaban hayatında yeniden uyum sağlamayacaklarsa, hayvanat bahçelerinde bakmak için yeni bir organizma yaratmaya değer mi?”

Bu etik sorunlar, türdiriltimi projelerinin gerçekleşip gerçekleştirilmemesi gerektiği konusunda derinlemesine bir değerlendirmeyi gerektirir. Bu tür tartışmalar, toplumun farklı kesimlerinin görüşlerini anlamamıza ve bu teknolojinin etik sınırlarını belirlememize yardımcı olacağı için bir hayli önem arz eder.

Neslini Tükettiğimiz Hayvanlara Bunu Borçlu muyuz?

Türdiriltimi için aday türlere baktığımız zaman çok açıkça görmekteyiz ki bu türler, alelade nesli tükenmiş türler değildir. Yünlü mamut, dodo ve Tazmanya kaplanı gibi türdiriltimi için seçilen güçlü adaylara baktığımızda hepsinin insan kaynaklı nedenlerle nesillerinin tükendiğini görürüz.

Tazmanya kaplanı (Thylacinus cynocephalus)
Tazmanya kaplanı (Thylacinus cynocephalus)
The New York Times

Bu duruma yönelik bir argüman, insanoğlunun bu tür canlılara karşı bir nevi borçlu olduğu yönündedir. Bu argüman; “Bir ahlaki özne, ahlaki bir nesneye zarar verdiğinde önceki nesil sonrakine tazminat borçlu olur.” fikrine dayanmaktadır. Örneğin, insanlar iklim değişikliği gibi diğer etmenlerle birleşerek yünlü mamut türlerine zarar vermiş ve nesillerini tükenmeye sürüklemiştir. Bu tahribat, birçok farklı tür için de geçerlidir. Bu nedenle, insanlık olarak bu canlılara verdiğimiz zarar için onlara borçlu olduğumuz söylenebilir mi? Eğer öyleyse, yapabileceğimiz en etkili şey türdiriltimidir.

Ancak bu argümanın karşısında günümüz insanlarının o dönemde yaşamıyor olmasından kaynaklanan bir itiraz bulunmaktadır. Bu fikre göre, o dönemde yaşamıyorduk ve bu nedenle geçmişte gerçekleşen olaylar için herhangi bir borcumuz olamaz.[25] Bu argüman özellikle, yünlü mamutlar gibi bin yıllar öncesinde nesli tükenen türleri ele aldığımızda daha güçlü bir temele sahip gibi görünür.

Ancak bu karşı argümanın etkisi, örneğin yolcu güvercininin durumunu düşündüğümüzde daha az belirgin hale gelir. Çünkü Amerikalılar yolcu güvercinlerini kendi maddi çıkarları doğrultusunda öldürmüşlerdir. Bu bağlamda, soyu tükenmiş türlerden sağladıkları yararlar sonrasında soylarını tükenmeye sürüklememiş olsalar bile, türlerinin diriltilmesi konusunda yolcu güvercinlerine borçlu olabilirler. Bu perspektiften hareketle, türdiriltimi bir tür “günah çıkarma” olarak da yorumlanabilir.

İnsanların gazabına uğramadan önce yolcu güvercinleri, 3 ila 5 milyarlık büyük popülasyonlarıyla Kuzey Amerika'nın geniş bölgelerinde yaşamlarını sürdürmekteydiler.
İnsanların gazabına uğramadan önce yolcu güvercinleri, 3 ila 5 milyarlık büyük popülasyonlarıyla Kuzey Amerika’nın geniş bölgelerinde yaşamlarını sürdürmekteydiler.
Revive & Restore

Bu bakış açısı daha geniş bir çerçevede ele alındığında, insanlığın geçmişteki etkileşimleriyle ilgili daha derinlemesine düşünmek de elzem hale gelir. Örnek vermek gerekirse, Neandertallere yönelik bir tür “borç” düşüncesi geliştirilebilir. Çünkü bu türün sayılarını azaltıp onları yok oluşun eşiğine getirenler de yine biz insanlarız. Dolayısıyla bu bakış açısıyla, geçmişteki etkileşimlerin yansıttığı etik ve ahlaki sorumluluklar öne çıkar. Ancak bu tartışmaların nihai bir sonuca bağlanması zordur.

Nesillerin Tükenmeye Devam Etmesinden Korkuyor muyuz?

Nesil tükenmesi” olgusu, insanların içsel korku ve endişelerini etkileyen birçok faktöre dayanır. Biyolojik ve evrimsel açıdan bakıldığında türlerin nesillerinin tükenmesi doğal bir olgudur ve evrimsel süreçlerin bir sonucudur. Ancak insan psikolojisi ve toplumsal dinamikler, bu olguya daha karmaşık bir şekilde tepki verir.

Yaklaşık olarak 1 milyon tür, insanlar sebebiyle yok oluş ile karşı karşıyadır.
Yaklaşık olarak 1 milyon tür, insanlar sebebiyle yok oluş ile karşı karşıyadır.
The New York Post

Birincil etken, “kaçırılan fırsatlar” kaynaklı korkudur. Bir türün tamamen kaybolması, onun potansiyel faydalarının sonsuza dek kaybedilmiş olabileceği anlamına gelir. Yok olan tür, örneğin bir hastalığın tedavisi ya da ekosistem dengeleyicileri olabilecekken nesli tükendiği için bu fayda tamamen kaybedilmiştir.

İkinci olarak değişimden kaynaklanan endişe insan türünün bakış açısında ağır basmaktadır. İnsanlar genellikle bilinmezlikten ve belirsizlikten korkarlar. Bir türün yok olması, çevremizin değişeceği ve belki de hayatlarımızın etkileneceği bir geleceğe işaret eder ve gelecek belirsizdir, dolayısıyla kaygı uyandırıcıdır.

Tüm Reklamları Kapat

Üçüncü olarak başarısızlık korkusu da insanları etkiler. İnsanlar, dünyayı büyük oranda yönettiklerinden çevreyi ve doğayı korumak gibi yüce bir amaç taşıdıklarını düşünürler. Eğer bu amacı gerçekleştiremezlerse, başarısızlık hissiyle karşı karşıya kalabilirler.[20]

Türlerin soyunun tükenmesinin insanlardan kaynaklanmadığı durumlarda ise türdiriltimini kabul etmek daha kolaydır. Örneğin mamutların neslinin tükenmesinin doğal sebeplere dayandığını öğrenmek, insanların vicdanlarını rahatlatabilir. Bu, mamutların neslinin iklim değişikliği veya yaşam alanlarının değişimi gibi nedenlerle tükendiği anlamına gelir. Ancak mamutların avlanma gibi insan etkileri nedeniyle yok olduklarını öğrenmek, insanların kendilerine karşı dürüst olmalarını gerektirir. Tüm bunlar sayesinde türdiriltimi ahlaki açıdan daha kabul edilebilir görülebilir.

Bazı insanlar bireysel olarak etkilenmedikleri sürece nesillerin tükenmesinin önemsiz olduğunu düşünebilirken birçok insan, toplumsal sorumluluk taşıdıkları durumlarda bu tür kayıpların kabul edilemez olduğunu savunur. Günümüzde birçok türün tükenmesi, insanların günlük yaşamlarını hemen etkilemese de uzun vadede ekosistem dengesini bozabilir ve sonuçları hissedilir hale gelebilir. Bu uzun vadeli etkiler, çeşitliliğin azaldığı bir dünyada yaşamak zorunda kalmamıza yol açabilir. Gelecekte, ekosistemlerdeki değişimlerin insanları nesil tükenmelerine karşı daha savunmasız hale getirmesi olasıdır.

Türdiriltimi Ekolojik Açıdan Nasıl Değerlendirilebilir?

Biyolojik çeşitliliğin korunması, türdiriltimi kavramını destekleyen önemli bir argümanı beraberinde getirir. Doğal yaşamın genetik ve ekolojik çeşitliliğinin muhafaza edilmesi ve geri kazanılması, biyoçeşitlilik koruma çabalarının merkezinde yer alır. Türdiriltimi, bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan bir araç olarak önemli bir rol oynar. Bu bağlamda soyu tükenmiş türlerin hayata döndürülmesi ve popülasyonlarının yeniden oluşturulması, biyoçeşitliliğin sürdürülebilirliğine katkıda bulunabilecek bir adım olarak değerlendirilir.

Tüm Reklamları Kapat

Bilim insanları, tehdit altındaki türlerin yok olması durumunda ekosistemlerde ortaya çıkabilecek denge bozulmalarını ve biyolojik çeşitliliğin azalmasının uzun vadeli etkilerini anlamaya çalışmaktadır. Türlerin neslinin tükenme riski altında olduğu durumlarda, bu türlerin ekosistem içindeki özel rolleri ve ekosisteme katkıları da göz önüne alınır. Bu noktada türdiriltimi, tamamen kaybolmuş bir türün özgün fonksiyonlarını geri getirme ve ekosistem dengesini yeniden sağlama potansiyelini sunar.

Ancak bu sürecin birçok etik ve pratik zorlukları da beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Örneğin, soyu tükenmiş bir türün neslinin geri döndürülmesi ve doğal yaşam alanına geri bırakılması bir istilaya yol açabilir. Yeniden canlandırılan tür, kendisi için uygun bir yaşam alanı bulduğunda yerli türleri tehdit edebilir ve ekosistem dengesini bozabilir. Bu noktada, türdiriltiminin getireceği potansiyel fayda ile olası zarar arasında bir denge kurulması gerekmektedir. Özellikle türdiriltilecek olan türün ekosistemde oluşturabileceği olumsuz etkilerin, kaybettiğimiz çeşitliliği geri getirmenin üzerinde baskın olabileceği durumlar dikkatlice değerlendirilmelidir.

Pleyistosen megafaunası.
Pleyistosen megafaunası.
National Park Service

Öte yandan, ne yazık ki türdiriltimi için aday olan birçok türün yaşayabileceği uygun bir habitat bulunmamaktadır. Aslına bakarsak global anlamda, vahşi yaşam için yeterli doğal alanlar çok sınırlanmıştır. İnsan nüfusu arttıkça, orman tahribatı ve yasa dışı avlanma gibi sorunlar da dünya genelinde ciddi bir habitat kaybına yol açmaktadır. Bu antropojenik (insan kaynaklı) sorunlar, aslında aday türlerin birçoğunun soyunun tükenmesine neden olan faktörlerdir. Bu yüzden soyu tükenen bir canlının neslinin geri getirilmesi öncesinde bu sorunlar çözülmelidir. Bu sorunlar, türdiriltim bağlamında özellikle önemlidir; çünkü bir türün neslinin döndürülmesi sürdürülebilir bir ortamın varlığını gerektirir.

RSPCA

Türdiriltimine karşı güçlü argümanlardan birisi de hayvan refahı ile temellendirilmektedir.[16] Argümana göre ahlaki olarak bilinçli varlıklara gereksiz acı vermek yanlış kabul edilir. Detaylıca değerlendirildiğinde türdiriltimi sürecinin gereği olmayan acılara yol açabileceği bir gerçektir. Bu durum göz önünde bulundurulursa türlerin yeniden yaratılması, ahlaki olarak problemli görülebilir.

Tüm Reklamları Kapat

Bu bağlamda, 2003 yılında klonlanan bucardo örneği anlamlıdır. Bu türün deforme akciğerleri nedeniyle kısa bir süreliğine büyük acı çektiği bilinmektedir.[17] Özellikle klonlama gibi yöntemlerle gerçekleştirilen türdiriltimi süreçleri; düşük, ölü doğum, erken ölüm, genetik anormallik ve kronik hastalıklar gibi çeşitli sorunları beraberinde getirebilecek potansiyeldedir. Bu etik endişeler, başlangıçtaki sonuçların ötesine geçerken bu tür varlıkların yetiştirilmesi ve yeniden doğaya kazandırılmasında karşılaşılan zorlukları da içermektedir.

Bu konu hakkındaki bir diğer sorun, türdiriltimi çalışmalarında kullanılacak taşıyıcı türlerin refahıdır. Tekrardan yünlü mamut örneğini ele alırsak yünlü mamutlar, genetik açıdan Afrika fillerine (Loxodonta) göre Asya filleri ile (Elephas maximus) daha yakın bir ilişkiye sahiptir. Bu nedenle taşıyıcı olarak Asya fillerinin kullanılması hedeflenmektedir. Buradaki sorun, Asya fillerinin nesillerinin de tehlike altında olmasıdır. Yumurta hücrelerini toplayıp kullanmak, implantasyon ve gebelik süreçlerinin bu filler üzerinde olumsuz etkiler yaratma potansiyelini artırır. Bu süreçlerin uygulanması sırasında Asya fillerinin sağlığı ve refahı riske girebilir.

Fakat bir yandan türdiriltilecek canlı bir nevi bir Asya fili-yünlü mamut melezi olacaktır. Bu bağlamda, bu melez türün oluşturulmasının dolaylı yoldan Asya fillerinin de neslinin koruma altına alınması anlamına geleceği argümanı sunulabilir. Zira melez tür olarak geliştirilen bu organizmalar soğuğa dayanıklı özelliklere sahip yünlü Asya fillerini temsil edecek ve bu sayede Asya fillerinin neslinin korunmasına katkı sağlanabilecektir.

Bu noktada önemli bir husus, türdiriltiminde kullanılan taşıyıcı türlerin tehlike altında olmamasıdır. Türdiriltimi sürecinin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için taşıyıcı türlerin sağlıklı ve risksiz olmaları gerekmektedir. Aynı zamanda türdiriltilecek canlı ve taşıyıcı türler arasındaki genetik uyumluluk da göz önünde bulundurulmalıdır. Bununla birlikte, türdiriltimi sürecinin taşıyıcı türlerin popülasyonlarına etkisi dikkatlice değerlendirilmelidir.

Tüm Reklamları Kapat

Ancak koruma çabalarının temelinde, türlerin korunması ve canlandırılmasının yanı sıra bireysel organizma refahını dengelemek hedefi bulunmaktadır ve her zaman birey sağlığı önemsenemeyebilir. Bu dengeleme süreci, çoğu zaman karmaşık ve zorlu bir çözüm arayışını içerir. Örneğin Yeni Zelanda gibi bölgeler, yerel biyoçeşitliliği yırtıcı memelilerden korumak amacıyla çoklu öldürme tuzakları ve havadan zehirleme gibi stratejiler kullanmaktadır.[18] Bu tür önlemler, türleri tehlikelerden korumanın yanı sıra, ekosistem dengesini sağlamak amacıyla da geliştirilmiştir. Biyoçeşitliliğin korunması ve yeniden sağlanması gibi hedefler, bazen hayvanların bireysel refahını aşabilir; bu da koruma etiğini ve yaklaşımlarını değerlendirirken hassas bir denge gerektirir. Müşfik koruma (İng: “Compassionate conservation”) kavramı ise, türleri koruma ve bireysel refah arasındaki dengeyi sürdürmeye yönelik bir yaklaşımı ifade eder ve koruma pratiğinde hala yoğun bir tartışma konusu olarak varlığını sürdürmektedir.[19]

Ancak genel perspektifle değerlendirdiğimizde, türdiriltimi planları oluşturulurken hayvan refahının açıkça göz önünde bulundurulması gereken kritik bir etken olduğunu söyleyebiliriz. Bu konudaki sorunlar, teknolojinin ilerlemesiyle daha da aşılabilir hale gelebilir. Örnek vermek gerekirse türler arası gebelik için geliştirilen teknolojik imkanlar bu alanda umut vadetmektedir.[21], [22]

Hayvan refahı gözetilerek bakıldığında ise türdiriltim süreçlerinin karmaşıklıklarının daha iyi anlaşılması gerekmektedir. Tutsak ortamda yaşayan hayvanların temel ihtiyaçlarının daha iyi kavranması ve bu hayvanların vahşi doğaya salındıktan sonra tutsak ortamın etkilerini en aza indirgemek, türdiriltimi projelerinin başarısı için büyük önem taşımaktadır. Bu alanlar aktif olarak araştırılmaktadır ve ilerlemeler kaydedilmektedir. Günümüzde ise birçok hayvanın zarar görebilmesi olasılığı türdiriltim çalışmalarının önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır.

Türdiriltimi Mevcut Ekosistemin Dengesini Bozabilir mi?

Bu soruya kesin bir cevap vermek oldukça güçtür. Elbette, türdiriltimi projesine başlanmadan önce bir türün yeniden doğaya salınmasının çevresel etkileri kapsamlı bir şekilde değerlendirilmelidir. Eğer türdiriltimi adayı bir hayvan ise, bu değerlendirme türün muhtemelen ne yediği, ne kadar yediği, hangi türlerle kaynaklar için rekabet edeceği, nerede ve ne zaman uyuduğu, hangi şekilde ve ne kadar hareket ettiği, avcılarını ve avlandığında ortaya çıkan sonuçları ayrıntılı olarak içermelidir. Ek olarak türün hastalık taşıyıcısı olma potansiyeli ve besin döngüsüne, tozlaşmaya, mikrobiyal topluluğa olan etkileri gibi faktörler de çok dikkatlice göz önünde bulundurulmalıdır. Bu değerlendirmelerde ne kadar titiz ve dikkatli olunursa olunsun, türler arasında öngörülemeyen etkileşimler ve ekosistemde öngörülemeyen sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bu kaçınılmaz bir durumdur.

Tüm Reklamları Kapat

Ayrıca bir türün yok olmasıyla birlikte, türün bir zamanlar içinde bulunduğu ekosistem bu eksikliği dengelemek amacıyla evrimleşir. Diğer türler, hatta istilacı türler bu boşluğu doldurmak üzere o ekosisteme yerleşebilir. Nesli tükenen türün doğaya tekrar tanıtılması, mevcut ekosistem içindeki dengeyi bozabilir; ancak bu ekosistem tamamen yok olacak demek değildir.

Bir türün yeniden yabanileştirilmesi, ekosistemleri değiştirir. Ki bu genellikle yeniden yabanileştirmenin temel amacıdır. Bu bağlamda risk değerlendirmesi, bir ekosistemin sadece değişip değişmeyeceğini değil; aynı zamanda nasıl değişeceğini, diğer türlerin nasıl etkileneceğini ve yeniden yabanileştirilen türün o ekosistem içinde sürdürülebilir olup olmayacağını inceleyecektir.

Çin nehir yunusu veya baiji (Lipotes vexillifer)
Çin nehir yunusu veya baiji (Lipotes vexillifer)
labroots

Böyle bir değerlendirmeyi tamamlamak, bazı türlerin türdiriltimi için uygun adaylar olmadığını gösterme olasılığı taşımaktadır. Bazı türler, bugünün insan egemen dünyasının sınırları içinde yer bulamayacak kadar yıkıcı olabilir. Örneğin, ortalama 5 metre boyundaki kısa suratlı dev ayıların (Arctodus simus) Amerika Birleşik Devletlerindeki milli parklarda dolaştıklarını hayal edelim. Muhtemelen bu durum çok iç açıcı olmazdı.

Öte yandan bazı türlerin barınabilecekleri bir yerleri bulunmamaktadır. Mesela Çin nehir yunusu (Lipotes vexillifer), Yangtze Nehri’nin su kalitesinde çarpıcı bir iyileşme olmadan doğal yaşam alanına geri konulamaz. Bazı türler ise muhtemelen güvence altına alınabilecek uzun vadeli yatırımları gerektirmektedir. Bunlara ek olarak bazı türlerin davranış ve ekolojisi hakkında o kadar az bilgi sahibi olunabilir ki, çevresel felaket riskleri ekosisteme geri dönüşlerinin getireceği faydaları açıkça aşabilir.

Tüm Reklamları Kapat

Kurtulmak İçin Başka Şansımız Var mı? Kaynaklar Daha İyi Harcanabilir mi?

İnsan kaynaklı hızlandırılmış iklim değişikliği, hiç şüphesiz dünya çapındaki en büyük ve acil sorunlardan biridir. Bu sorun; milyonlarca insanı yakın bir gelecekte kaynak eksikliği, göç zorunluluğu ve artan sıcaklık gibi etkilerle karşı karşıya bırakacaktır. Eğer etkili önlemler alınmazsa, bu küresel sorun daha da büyüyerek daha fazla tahribata neden olacaktır.

Türdiriltiminin amaçlarından biri, iklim değişikliği ile mücadeleye katkı sağlamaktır. Bu amacı örneklemek için tekrardan yünlü mamutların türdiriltimi projelerini ele alabiliriz. Bu projelerin temel hedefi, sıkça bahsettiğimiz üzere mamutların ekolojik rolünü üstlenebilecek “mammofantlar yaratarak özellikle Sibirya gibi antik tundra ekosistemlerini tekrar oluşturmaktır.

Metan gazı, yüksek basınç ve düşük sıcaklıklarda su ile birleşerek “kafes bileşikleri” adı verilen bir yapı oluşturur. Basitçe ifade etmek gerekirse metan ve su bir araya geldiğinde donmuş bir yapı meydana gelir. Bu yapı, sıcaklık artmadığı veya üzerindeki basınç düşmediği sürece yer altında sabit kalır. Ancak bu donmuş yapıyı ısıttığınızda sera gazı olan metan kolayca buharlaşarak atmosfere karışır.

Bugün bahsettiğimiz türdiriltimi projelerinin ana yaşam alanı olan Dünya’nın kuzey bölgelerinde, toprağın birkaç metre altında donmuş metan kafes yapıları bulunmaktadır. Metanın yer altında kalmasını sağlayan etkenlerden biri, özellikle Sibirya gibi bölgelerde toprağın yaz kış donmuş bir halde bulunmasıdır. Ancak, küresel ısınma süreci ile birlikte bu gazların atmosfere salınma olasılığı artmaktadır. Eğer bu metan gazı atmosfere sızarsa ciddi sorunlar yaratma riski bulunmaktadır. Ayrıca, bugüne kadar sıklıkla ele alınan iklim felaketi senaryolarının birçoğu, bu metan gazının açığa çıkma durumu göz ardı edilerek yapılmıştır.[9] Buradan da sorunun ne denli büyük olduğu anlaşılabilir.

Tüm Reklamları Kapat
Permafrost (donmuş toprak) tabakası.
Permafrost (donmuş toprak) tabakası.
NASA Climate Kids

Bu projenin temel amacı, arktik bölgelerdeki ıslak tundra alanlarını kuru otlaklara dönüştürerek permafrost (donmuş toprak) tabakasının erozyonunu önlemek ve erimesini engellemektir. Permafrost tabakasının korunması, içinde bulundurduğu 1.500 gigatonluk karbon ve metan gibi sera gazlarının daha etkin bir şekilde saklanmasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.[10] Bu koruma, bu gazların atmosfere salınımını minimize ederek iklim değişikliğinin etkilerini azaltmayı hedefler. Aynı zamanda proje, bölgeden yansıtılan Güneş ışığının miktarını artırarak sıcaklıkların daha dengeli kalmasına ve böylece etkilerin daha iyi dengelemesine katkıda bulunmayı da hedeflemektedir. Bu çok yönlü yaklaşım, mamut türdiriltimi projelerinin iklim değişikliğiyle mücadeledeki potansiyelini açıkça vurgular.

Büyük ölçekli sorunlar genellikle büyük ölçekli çözümler gerektirir. Ancak, kaynakların yönetimi ve dağıtımı konusunda dikkatli bir denge sağlanmalıdır. Mamut türdiriltimi gibi projeler, yüksek maliyetler gerektirir. Bu noktada, harcanan kaynakların daha acil ve etkili başka projelere veya çözümlere yönlendirilmesi alternatifi ortaya çıkar. Bu tür kararlar alınırken hem projenin potansiyel faydaları hem de alternatif kullanım alanları dikkate alınmak zorundadır.

Türdiriltimi projeleri için ayrılan kaynaklar, yaşayan türlerin ve habitatların korunması için ayrılan kaynaklarla rekabet etmeli midir? Bu sorunun yanıtı bilim çevrelerinde büyük ölçüde “hayır” olarak kabul edilmektedir. Zaten 2023 yılı itibariyle böyle bir durum söz konusu değildir. Nihayetinde hem türdiriltiminin hem de mevcut doğal yaşamın korunmasının temel hedeflerinden biri aynıdır: Biyolojik çeşitliliği korumak ve sürdürmek. Ek olarak, yaşayan hayvanları korumak türdiriltimi gerçekleştirmeye kıyasla daha kolaydır ve herhangi bir bütçe kaydırılmasını gerektirmez.

Öte yandan türdiriltimi ilgi çekici bir konu olduğu için, günümüz koruma araştırmalarını finanse etme açısından da cazip bir fırsat sunabilir. Günümüzde, bilim insanları tarafından ilgi çekici bulunan türler üzerinde gerçekleştirilen bu araştırmaları finanse etmek için özel yatırımcılardan kaynak sağlanmaktadır. Bu yaklaşım, finansmanın büyük bir bölümünün getirisi yüksek olabilecek türlere yönlendirilmesine neden olur ve bu türler muhtemelen halkın ilgisini çekecek şekilde türdiriltim projeleri olarak seçilir. İnsanlar, olası bir dodo kuşu veya Tazmanya kaplanı türdiriltimini, ekosistem için daha yararlı olan çöl kanguru faresi (Caloprymnus campestris) gibi daha az bilinen türlere tercih edebilirler. Bu durum, bir nevi seçicilik olarak yorumlanabilir.

Tüm Reklamları Kapat

Bu durumu, günümüzde yaşayan hayvanları koruma çalışmalarında da görmekteyiz. Örneğin, pandalar gibi fenotipik olarak sempatik canlılar, bir dugong (Dugong dugon) veya numbata (Myrmecobius fasciatus) kıyasla daha fazla kaynak alır. Sonuç olarak popüler canlılara yönelik eğilim, koruma çalışmalarında olduğu gibi türdiriltme projeleri arasında da taksonomik bir dengesizliğe yol açabilir.

Nitekim türdiriltimi, günümüzdeki türlerin yok olma tehdidine karşı kullanılabilecek bir aracı olma potansiyeline sahipse bunun gerçekleşmesi için yalnızca bilim insanlarının değil, toplumun tüm kesimlerinin iş birliği yaparak gerekli kaynakları belirlemesi ve sağlaması gerekecektir.

Yanlışlıkla Tehlikeli Patojenleri (Hastalık Yapıcıları) Canlandırabilir miyiz?

Nesli tükenen bir türün son bireylerinin ölüm nedenlerini tam olarak bilemediğimiz için akıllara bir başka tartışma konusu daha gelir. Bu canlının ölümüne sebep olmuş potansiyel tehlikeli bir patojen var mıdır? Bu bireylerin neslini döndürürsek, bu tehlikeli patojeni de geri getirme ihtimalimiz olabilir mi?

Bu sorunun cevabı büyük olasılıkla “hayır” olur. Bu soruya yaklaşırken patojenlerin nerede korunduğunu düşünmek önemlidir. Çoğu patojen, enfekte ettiği organizmaların genomlarına entegre olmaz. Bunun yerine akciğerler, karaciğer veya kan hücreleri gibi belirli bir organ veya bölümü hedef alırlar. Ancak eğer nesli tükenen bir organizmanın dokuları canlandırılabilirse ve bu dokularda rastgele bir patojen varsa, o patojenin canlandırılma olasılığı bulunmaktadır.

Tüm Reklamları Kapat

Örneğin Sibirya’da bulunan mamut kalıntılarından biri, sıvı kan içermektedir.[11], [12], [13], [14] Eğer bu organizma kan yoluyla bulaşan bir patojenle enfekte olduysa bu kan, kan yoluyla bulaşan patojenlere ait hücreleri içerebilir. (Ancak bildiğimiz kadarıyla böyle bir durum söz konusu değildir.) Bununla birlikte henüz nesli tükenen türlerden hücreleri canlandırmak mümkün olmamıştır, çünkü içerdikleri genetik materyal çok fazla bozulmuştur. Bu durum aynı şekilde patojen genomları için de geçerlidir. Kurtarılan bir patojen hücresinin, antik DNA için beklendiği üzere hasarlı olması çok muhtemeldir. Bu bağlamda, korunmuş eski virüsler veya patojenlerin bulaşıcı olma olasılığı kesinlikle düşüktür.

Buna ek olarak türdiriltilen canlılar, bağışıklık sistemleri zayıf olabileceğinden büyük olasılıkla patojenler için uygun taşıyıcılar haline geleceklerdir.[15] Buradan yola çıkarak ilk türdiriltilecek canlıların yaşam sürelerinin kısıtlı olabileceği öngörülebilir. Ancak bu durum, dönemin koşullarına ve izolasyon düzeyine bağlı olarak da değişebilir. Nitekim, türdiriltimi çalışmalarında bu tür faktörleri göz önünde bulundurmak ve her ayrıntıyı düşünmek son derece önemlidir.

Türdiriltimi Mümkünse Yok Oluş Oranları Artacak mı?

Eğer türdiriltim mümkünse, nesillerin tükenme hızının artacağı yönündeki bu ahlaki tehlike argümanı, insanlara oldukça olumsuz bir perspektif sunmaktadır. Bu argüman, insanların geçmişte yaptıkları hataları telafi etmenin bir yolu bulunduğunda, o hatayı yapma eğiliminde olacaklarını hipotetik bir şekilde ele alır. Argüman, hızlı bir çözümün işaret edildiği her durumda (türdiriltimi ne kadar hızlı ve tam bir çözüm olmasa da) insanların nesli tükenmekte olan türleri koruma çabalarından vazgeçeceğini varsayar. Elbette nesli tükenmekte olan türleri korumak için yapılan yasalar karmaşık, bazen yanıltıcıdır ve sıkça güncellenmemektedir. Ancak biyoçeşitlilik korumasına önem veren insanların, türdiriltim mümkün hale geldiğinde aniden bu çabalardan vazgeçeceklerini düşünmek zordur.

Bir yandan bu argüman, insanların zaten mevcut durumda yarattığı olumsuz etkileri hafife almaktadır. Zira mevcut olan verilere göre, önümüzdeki yıllarda türlerin %15 ila %37’sinin neslinin tükenme riski altında olabileceği tahmin edilmektedir.[23] Eğer türdiriltim gerçekleşirse, mevcut biyoçeşitlilik koruma çabalarında büyük bir değişiklik olmayacağı düşünülebilir. Özellikle türlerin neslinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir dönemde türdiriltim gibi kontrollü bir yaklaşımın bu çabaları tamamen zayıflatacağına dair endişeler, belki de bu konuda önemsenmesi gereken en son konulardan biridir.

Tüm Reklamları Kapat

Tanrıcılık mı Oynuyoruz?

Türdiriltimi karşıtı bir argüman, “hubris” (kendini aşırı güçlü hissetme) veya “Tanrı’yı oynamak” argümanıdır.[26] Türdiriltimi, nesli tükenmiş türleri veya genel olarak ekosistemleri yeniden canlandırma veya yeniden oluşturma yeteneğimizi tahmin etme ve kontrol etme yeteneğimizi abarttığımızda hubristik bir nitelik taşır.

Bu argüman türdiriltimi için ortaya atılmış bir argüman değil, yeni veya iyi anlaşılmayan her teknolojiye yanıt olarak sıkça ortaya çıkan bir argümandır. Bu argüman bazen dini bir nitelik de taşıyabilir. Türdiriltimi özelinde, Tanrı’yı oynamak suçlaması doğayı insan müdahalesiyle manipüle etme fikrinden kaynaklanmaktadır. Yeni organizmaları mühendislikle yaratmak, biyolojik toplulukların yapısını değiştirmek ve bugünkü soy tükenme seyrini değiştirmek suretiyle doğayı manipüle ettiğimiz kabul edilebilir.

Fakat önemli bir nokta olarak türdiriltimi insanların doğayı manipüle etmeye başladığı ilk girişim değildir. Bundan 30.000 yıl önce insanların gri kurtların evcilleştirilme çabalarıyla türümüz, başka organizmaların genetiklerini avantajımıza göre manipüle etmeye başlamıştır. Yediğimiz çoğu yiyecek yapay seçilim yoluyla genetik olarak değiştirilmiş, damak tadımıza uygun hale getirilmiştir. Bilerek veya kazara köpek, kedi, domuz, tilki gibi türlerin başka kıtalara götürülmesi, ilk gemileri inşa ettiğimiz ve bir yerden bir yere nasıl gidileceğini öğrendiğimiz günden beri gerçekleşmektedir. Ve üzerine gittiğimiz yok oluş eğilimi, neredeyse bariz şekilde insan kaynaklıdır.

Bunlara ek olarak, türleri yeniden oluşturma eylemi bazen hubristik olabilir; ancak bu durum her zaman geçerli değildir. Örneğin türdiriltimini savunanlar, kullanılan çeşitli tekniklerin kısıtlamalarının bilincindedirler. Önceden tartışıldığı gibi, soyu tükenen türlerin sadece çok küçük bir bölümünün neslini döndürebiliriz ve bu süreç çok sayıda etik, ekolojik ve genetik faktörü içerir. Dolayısıyla burada bir Tanrıcılık oynama durumu yoktur.

Tüm Reklamları Kapat

Diğer yandan eğer bu argüman geçerli kabul edilirse bu bizi tüm teknolojik gelişmelerden kaçınmaya zorlayabilir; çünkü klonlama ve gen düzenleme mevcut teknolojik ilerlemelerin sadece birkaç örneğidir. Ancak koruma alanında faaliyet gösteren uzmanlar aynı zamanda kamera tuzakları, izleme etiketleri, uzaktan algılama sistemleri, akustik sensörler, insansız hava araçları, çevresel DNA (eDNA) izleme ve yapay zekâ gibi bir dizi aracı da kullanmaktadır. Dolayısıyla, bu araçların da hubristik nitelikler taşıdığı düşünülebilir.

Bu argümanın temelinde, teknolojik gelişmeler nedeniyle kontrolün kaybedileceği korkusu yatmaktadır. Bu endişe oldukça mantıklı bir temele sahiptir. İnsanlar, yeni ve karmaşık teknolojilerin sonuçlarını tahmin etmenin zorluğundan doğan belirsizlikleri ve potansiyel riskleri düşünerek endişelenmektedirler. Fakat bu endişe, özellikle de bilimsel süreçten faydalanılarak akılcı bir şekilde ele alınması gereken bir durumdur.

Sonuç

Medya platformlarında, olumlu gelecek senaryolarına kıyasla felaket senaryoları ve yaklaşan tehlikeler daha fazla dikkat çekmektedir. Hızlandırılmış iklim değişikliğinin geri dönülemez etkileri, tehlike altındaki türlerin yok olması, ormanların ve içindeki yaşamın kaybı gibi konular genellikle öne çıkan gündem maddeleridir. Fakat çözüm önerileri, başarı öyküleri, türlerin yeniden yabanileştirilmesi gibi olumlu haberler; genellikle nadir gerçekleşir ve çoğu zaman arka planda kalır. Genetik olarak değiştirilmiş türlerle ilgili başlıklar ise oldukça net ve dikkat çekicidir.

Türdiriltimi çabaları, bazı bilim insanlarına göre potansiyel riskler içerir. Muhtemelen bu tür girişimler Jurassic Park filminde olduğu gibi, istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Ancak her problemde olduğu gibi, türleri yeniden canlandırma probleminin de kesin bir cevaba sahip olmayan yönleri vardır ve bu aynı zamanda henüz tahmin edemediğimiz sonuçları da içermektedir.

Tüm Reklamları Kapat

Öte yandan türlerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu günümüzde, türdiriltimin bilim dünyasında gündemde olması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Doğal dengeyi ve ekosistem sağlığını korumak, biyoçeşitliliği sürdürmek ve türlerin yok olma tehlikesini en aza indirmek için türdiriltimine yönelik araştırmalar ve çabalar büyük önem taşımaktadır ve muhtemelen gelecekte de taşımaya devam edecektir. Ancak türdiriltim projelerinin gerçekleştirilmesi, sadece bilimsel ve teknik yeterlilikle sınırlı kalmamalı; aynı zamanda etik ve toplumsal boyutları da göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Toplumun bu konuda bilinçli bir şekilde yönlendirilmesi, risklerin ve faydaların açık bir şekilde tartışılması ve çeşitli paydaşların katılımı; türdiriltimin sürdürülebilir ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi için hayati öneme sahiptir.

İnsan beyni her ne kadar kısa dönem fayda/zararı uzun dönem fayda/zarara yeğleyecek biçimde evrimleşmiş olsa da bu zinciri bir şekilde kırmak durumundadır. Neticede büyük çaptaki zorluklar, yine büyük çaptaki çözümlerle aşılabilir. Sürdürülebilir bir gelecek, biyoçeşitlilik için olduğu kadar insanoğlu için de kritik bir gerekliliktir. Eğer bu sürdürülebilir gelecek sağlanamazsa insan medeniyetinin çok büyük bir risk altına gireceği unutulmamalıdır.

doi:
10.47023/ea.bilim.15119

Etiketler

Sende Paylaş:  Facebook    Tweet    Pinterest    Google+    Whatsapp  

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

İçerikler

Sohbet siteleri ziyaretçilerine yeni insanlarla tanışarak, arkadaşlıklar kurabileceği bir ortam sunmaktadır.

Takip Et

Sende ♥ hemen takip et

© Copyright 2023 Askimsin.Net - Tüm hakları saklıdır.